içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

YETER ARTIK

Türkiye tarihinin en kanlı katliamlarından biri olan 10 Ekim katliamının 5. yılı. Ne yazık ki 10 Ekim, Türkiye tarihinin aydınlatılmayan ve dosyası devletin derinliklerinde tozlanmaya bırakılmış kapkara takvim sayfalarından biridir.

Bundan 5 yıl önce, 10 Ekim 2015 tarihinde, DİSK, KESK, TMMOB ve TTB'nin çağrıcı oldukları; siyasi partilerin, demokratik kitle örgütlerinin destek verdikleri, "EMEK, BARIŞ VE DEMOKRASİ" mitingine katılmak üzere, Edirne'den Hakkari'ye, Muğla'dan Rize'ye Türkiye'nin dört bir yanından Ankara'ya akan on binlerce insan, ilk toplanma yeri olan Ankara Tren Garı önünde bir araya gelmişti. Buradan Sıhhiye meydanına yapılacak büyük yürüyüşün hazırlıkları yapılıyordu. Tam bir şenlik havası vardı. İnsanlar, ellerinde bayrakları, pankartları, dövizleriyle oradaydılar. Rengarenkti her yer. Nasıl olmasın ki? Ülkenin her karış toprağına, oradan da Ortadoğu'ya ve Dünya'nın dört bir yanına, "barış gelsin" demek için bir aradaydılar. Halaya durmuştu pek çok kişi. Heyecan doruktaydı, yüzler neşe saçıyordu. Biraz sonra yürüyüş başlayacak ve onbinlerden oluşan dev koro tek ses halinde, "Yeter artık! Ülkemiz, bölgemiz ve Dünya'nın tüm toprakları yıllardır kana bulanıyor. Bundan sonra tek bir insan ölmesin, her yerde barış olsun" diye haykıracaktı.

Talep çok netti. Net olduğu kadar da yüceydi. Çünkü birkaç yıldır, karşılıklı güvensizlikle sürdürülen yetersiz çözüm süreci bile ülkenin yoksul halklarının rahat bir nefes almalarına ve birbirleriyle yakınlaşmalarına yetmişti. Ancak süreç  2014 yılının sonlarından itibaren akamete uğramıştı. 7 Haziran 2015 genel seçimlerine iki gün kala, 5 Haziran'da HDP'nin Diyarbakır Mitingi'ne yapılan bombalı saldırı ile çatışma ortamına geri dönüleceğinin de işaretleri görünmeye başlamıştı. 7 Haziran 2015 milletvekili genel seçimlerinde, AKP iktidar olduğu 2002 yılından 13 yıl sonra meclis çoğunluğunu kaybetmişti. Ancak iktidarın ayak oyunları sonucu 7 Haziran seçimleri, sonuçları tanınmayan seçim olarak tarihe geçti ve hükümet kurulamadı. Bu nedenle seçimin 1 Kasım 2015 tarihinde yenilenmesi kararlaştırıldı. İki seçim arasındaki süreçte yaşanan provokasyonlar ve yeniden başlayan çatışmalar, her iki taraftan insanlar için yıkım demekti. İşte tam da bu nedenle, barış talebi yüce bir talep olarak kendisini dayatıyordu.

Barış talebini haykırmak, her zamankinden çok daha fazla önemliydi. Çünkü meclis çoğunluğunu kaybeden iktidar, çözüm masasını devirmiş ve Türkiye halklarının birbirlerine uzattığı barış ellerinin arasını kesmişti. O zaman savaşın karanlığına karşı barış umudunu büyütmek insanlık göreviydi. İşte bu nedenle, çocuk, genç, yaşlı, kadın, erkek, onbinlerce insan, "Artık insanlar ölmesin, öldürmesin!" diye haykırmak için Türkiye'nin 81 ilinden yola çıkmış ve sabah saatlerinde Ankara'ya inmişti.

Ne yazık ki, onların, bulundukları kentlerden yola çıktıkları saatlerde, Gaziantep'ten Ankara'ya hareket eden iki otomobil de hiçbir engele takılmadan Ankara'ya ulaşacaktı. Yıllardır bu tür mitinglere katılmak üzere yolculuk yapanlar, yola çıktıkları andan itibaren Ankara'ya, Ankara'da da toplanma alanına varıncaya kadar, defalarca karşılaştıkları polis aramasına, GBT kontrolüne, araç sürücülerini engelleyen araç ve sürücü kontrollerine bu sefer takılmamışlardı. Otobüslerden inip toplanma alanına ulaştıklarında da ortalıkta emniyet görevlisi görmemişlerdi. Tecrübeliler bu işte bir gariplik olduğunu sezmişlerdi.

Evet az sonra yıllardır toplandıkları Ankara Garı önünde, insanlık düşmanı, IŞİD çetesi mensubu iki caninin aralarına sızacağını ve vücutlarına bağladıkları bombaların pimlerini çekerek, 103 yol arkadaşlarını gözleri önünde hayattan koparacaklarını bilmiyorlardı. Bilemezlerdi. Çünkü yıllardır,  barışçıl, demokratik haklarını kullanmak istediklerinde kendilerini alanlara çıkarmamak için her türlü zorluğu çıkaran güvenlik güçlerinin, bu izinli gösteride onları korumak üzere gerekli tedbirleri almaları gerekiyordu. En azından onlar böyle düşünüyorlardı. Ne yazık ki vatandaşın ödediği vergilerden maaş alan ve bu ülke de yaşayan her insanın mal ve can güvenliğini korumakla görevli devletin güvenlik güçleri bugün ortalıkta yoktular. Bir başka değişle yıllardır demokratik hak arayışlarını baskı altına alıp  yasaklarken, Anayasa'yı, kanunları, evrensel hukuk kurallarını çiğnemekte tereddüt etmeyenler, bugün onları koruyacak tedbirleri almamışlardı.

Mitingin düzenleyicisi örgütler, DİSK, KESK, TMMOB ve TTB kortejin ön sıralarında yerlerini almış ve yürüyüş başlamıştı ki, saatler 10.04'ü gösterdiğinde, kulakları sağır eden bir patlama ve hemen ardından gelen ikinci bir patlama oldu. Ön taraftakiler neler olduğunu anlamak döndüler, ancak patlama alanından uzak olmaları ve gerek ses aracından gerekse kitle içinden insanlardan durumun ses bombası olarak değerlendirilmesi sonucu yürüyüşlerine devam ettiler. Yani öndeki kitle ilk dakikalarda, Ankara Garının tam önünde bir can pazarı yaşandığından ve barış talebininin kana bulandığından habersizdi. Ne yazık ki, ülkeye ve dünyaya barış hakim olsun, insanlar birbirlerini öldürmek zorunda bırakılmasın diye, genciyle yaşlısıyla  yurdun dört bir yanından yola çıkıp Ankara'ya gelenler; Türkiye'nin başkentinde, Cumhurbaşkanlığı sarayına, Başbakanlığa ve Bakanlıklara 2-3 km. mesafede kendilerini hedef alan barbar saldırıda, 103 barış elçisi, 103 barış güvercini arkadaşlarının hayattan koparıldığı acı gerçeğini biraz sonra öğreneceklerdi. Saldırıda 500'ün üzerinde insan yaralandı, sakatlandı. Asıl ilginç olan ise, patlama öncesi ortalıkta gözükmeyen ve mitinge katılanların can güvenliğini sağlamak üzere gerekli tedbirleri almayıp, onları canlı bombaların saldırısı karşısında korumasız bırakan güvenlik güçlerinin birdenbire ortaya çıkmaları ve yerdeki arkadaşlarına yardım etmeye çalışanlara, hatta yerde yatan yaralılara gaz sıkmalarıydı.

Zaten daha sonra, "Saray" darbesi ile Başbakanlık koltuğundan indirilen ve bugünlerde kurduğu partisi ile muhalefet bloku içinde yer alan zamanın Başbakanı Ahmet Davutoğlu, TV kameralarına "Canlı bombaları biliyoruz. Ama Türkiye'de hukuk var. Kendilerini patlatmadan yakalamıyoruz" demişti. Başbakanı'nın böyle konuştuğu bir ülkede, canlı bomba elbette yakalanmaz. Hem de savaşın kutsandığı, ülkeyi yönetenler ile onların kontrolündeki medyanın savaş naraları attığı, farklı olan veya farklı düşünen herkesi "ya bizdensin ya da düşmansın" diye yaftalayarak hedef haline getirdiği bir ülkede, barış isteyenleri hedef alan canlı bomba yakalanmaz elbette.

Patlama olduğunda, 7 Haziran seçimlerinin yenileneceği 1 Kasım tarihine  21 gün vardı. Ne yazık ki bu ülke insanı, iktidar sözcülerinin, "Patlamadan sonra oylarımız arttı" dediğini de kulakları ile duyacaktı. İşte işin sırrı da burada saklıydı. 7 Haziran 2015 milletvekili genel seçim sonuçlarının iktidar tarafından tanınmaması ve hükümet kurdurulmayarak, seçimin 1 Kasım 2015 tarihinde yenilenmesinin  kararlaştırılmasından itibaren, seçime giden süreçte; Şanlıurfa Suruç'ta IŞİD'in canlı bomba saldırısı ile 33 gencecik insanın hayattan koparıldı, Ceylanpınar'da kim veya kimler tarafından öldürüldükleri ortaya çıkarılmayan iki polisin öldürülme provokasyonu ile çözüm masasının devrilmesi sonucu, Kürt sorununda  çatışma ortamına geri dönüldü ve iki taraftan yüzlerce genç insan hayatını kaybetti. Bütün bu çatşma, şiddet, patlama ve katliamları, iki seçim arasındaki 5 aya yakın süre içinde yaşayan Türkiye insanı, iktidara oy verme veya kaosu yaşama tercihleri ile karşı karşıya kalınca, zorunlu tercihini iktidardan yana kullandı ve AKP 1 Kasım seçimlerinde yeniden tek başına iktidar oldu.

Maalesef 7 Haziran 2015 seçimleri ile 1 Kasım seçimleri arasındaki süreçte yaşananlar bu ülkenin kaderini değiştirdi. Ülkenin yoksul halkları düşmanlaştırıldı ve birbirlerinden kopuşları hızlandırıldı. Zamanın Başbakanı Davutoğlu, daha sonra, "Bunlar cihatçı değil, öfkeli çocuklar" demişti. Peki kimdi bu öfkeli çocuklar. Bunların, Kobane'de öksüz kalmış çocuklara oyuncak götürmek için Suruç'ta toplanmış gencecik insanlarla ve Ankara'da barış için toplanmış onbinlerce insanla ne gibi bir sorunları vardı ki, onları hedef alıp katliamlar yaptılar. Kim ne derse desin bu caniler, Suriye iç savaşında; emperyalist batı adına, vekalet savaşı yürütsünler diye içinde Türkiye'nin de bulunduğu bölgedeki devlet yönetimleri ile işbirliği içinde dünyanın değişik bölgelerinden Suriye'ye taşıdığı cihatçılardı. Emperyalist ABD ile Büyük Ortadoğu Projesinin bölgede bulunan ortaklarının kendilerine olanaklar sundukları bu cihatçılar, Suriye'de değişik adlar altında çeteler oluşturdular. Kuşkusuz bu çetelerin en acımasızı, kurulması ve yayılması aydınlatılmayan birçok karanlık yönü bulunan, açılımı Irak Şam İslam Devleti, kısaltılmış adı ise IŞİD olan örgüttü.

Peki bu örgütün, 10 Ekim günü Ankara'da yapılacak olan Emek, Barış ve Demokrasi Mitingi'ni kana bulamak için 9 Ekim akşamı Gaziantep'ten yola çıkan elemanları, hiçbir polis kontrol noktasına takılmadan, ellerini kollarını sallayarak, Ankara'ya nasıl ulaşmış ve Ankara da kitlenin içine girip kendilerini nasıl patlatmışlardı? Bu caniler, 800 km. olan Gaziantep Ankara arasını polis engeline takılmadan nasıl aşmışlardı? Bu ülkenin istihbaratı yok mu? Varsa görevini neden yapmamış ve güvenlik birimlerini neden uyarmamıştı? Onları kim veya kimler korumuştu? Bu ve benzeri bir çok sorunun cevabı verilmiş değil. Katliamın sorumluları yargılanmış görüntüsü vermek için, katliamdan ikinci veya üçüncü derecede sorumlu olanlara cezalar verildi. İhmali ve sorumluluğu bulunan kamu görevlilerine dokunulmadı. Muhalefet partilerine mensup Milletvekillerinin, Diyarbakır, Suruç ve Ankara katliamlarının aydınlatılması için TBMM başkanlığına verdikleri araştırma komisyonu kurulması önergeleri, iktidar milletvekillerinin oylarıyla reddedildi.

Ne yazık ki, diğer birçok katliamda olduğu gibi, Türkiye tarihinin bu en kanlı katliamında da devlet kurumları görevlerini yapmadılar. Dolayısıyla dosya devletin  tozlu raflarında unutturulmak isteniyor.  Ancak bilinmelidir ki, demokrasi, barış ve özgürlük savunucuları, bu katliamı ne unutacak ne de unutturacaklardır! Çünkü o gün mitinge katılan onbinlerce insanın her biri potansiyel hedefti. Yani orada 103 kişi değil, mitinge katılan onbinlerce insan öldü! Ülkenin vicdanı öldü! İnsanların barış umudu öldü! Barış öldü! Zira bu patlamadan sonra, Türkiye hızla içerde ve dışarda savaş konseptine girdi. Bugün ülke, Libya'dan Suriye'ye, Suriye'den Irak'a, Irak'tan Doğu Akdenize, Doğu Akdeniz'den Kafkasya'ya uzanan, doğrudan veya dolaylı bir savaşın içindedir. Çünkü uluslararası ilişkilerde, sorun çözmenin aracı olan diplomasi rafa kaldırıldı. Dış politika iç politika makzemesi haline getirildi. Bu nedenle iç politikaya dönük hamasi nutuklarla, yürütülen dış dış politika ülkenin her gün biraz daha yalnızlaşmasına yol açıyor. İçerde ise; başta HDP, tüm muhalefet güçlerine karşı baskı, yıldırma ve yok etme politkası yürütülüyor. İktidar gibi düşünmeyen veya gerçekleri ortaya çıkaran herkes düşman muamelesi görüyor, vatan hainliği ile yaftalanıyor. İşte tam da bu nedenle, ülkenin içeride ve dışarıda savaş konseptine sokulmasının aracı olan, 10 Ekim katliamında sorumluluğu bulunan herkesin hesap vermesi için, mücadele sonuna kadar devam edecek. Saldırıda yaşamını yitiren 103 barış elçisinin uğruna can verdiği barış bu ülkeye gelene kadar; savaşla ve ondan beslenen ırkçılık, gericilik ve sömürüyle kavga asla bitmayece, bitmemelidir!

10 Ekim katliamında yaşamını yitiren barış elçilerinin hatırasına saygıyla!...

          Veli Beysülen

Bu yazı 1091 defa okunmuştur.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
FACEBOOK YORUM
Yorum