içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

İKTİDARIN GÜNDEM SIKIŞMIŞLIĞI VE SUNİ DARBE TARTIŞMASI!

Hükümet, alışık olunduğu üzere yılbaşı gecesi birçok mal ve hizmetin fiyatına zam yaparak, 2018 yılı ortalarından beri sürmekte olan ekonomik kriz ile virüs salgınının 2020 yılında belini büktüğü bu ülkenin yoksul insanlarını daha fazla yoksullaştırdı.

Bu zamların konuşulmaması için iktidarın acil gündeme ihtiyacı vardı. Kabul etmek lazım ki, iktidar ve yandaş kalemler, muhalefet partilerinin sözcüleri ile iktidara muhalifliği bilinen kişilerin söylediklerinin içinden cımbızla laf çekme ve onun üzerinden gündem belirleme hususunda oldukça hünerliler. Üstelik sadece gündem değiştirmekle kalmıyorlar, söylenenleri evirip çevirerek kendilerini mağdur göstermeyi de çok biliyorlar. Ne de olsa arkalarında bıraktıkları 19 yıllık bir zaman var. Elbette bu zaman dilimi içinde çok şey öğrendiler. Dolayısıyla artık çok deneyimliler. Bu deneyimlilikle, yılbaşının hemen ardından aynı senaryoyu yine sahneye koydular.

Partili Cumhurbaşkanı, 1 Ocak günü Cuma namazından çıkarken kendisine uzatılan mikrofonlara yaptığı açıklamada, eski bakan Fikri Sağlar’ın bir televizyon programında söyledikleri üzerinden CHP’nin kapalı kadınları, “Vitrin Mankeni” olarak kullandığını söyledi. 1990’lı yıllarda, başı kapalı kızların Üniversitelerde okumalarının engellenmesinin yol açtığı mağduriyet üzerinden siyaset yapan ve 2002 yılında kurduğu partisi ekonomik kriz ile bu mağduriyeti kullanarak iktidar olmuş bir siyasetçinin bu söylemi, kadınları aşağılayan sorunlu bir söylemdir. Doğrusu ben gazetecilerin, yılın ilk gününde, cami çıkışında, birçok mal ve hizmetin fiyatına gelen zammı sormak yerine, bu zamların yapılmasında birinci sorumlu olan Cumhurbaşkanının gündemi değiştirmesine fırsat verecek böyle bir soru sormalarının bilinçli yapıldığını düşünüyorum. Öyle olamasa, şu an partide herhangi bir görevi bulunmayan ve söyledikleri sadece kendisini bağlayan eski bir bakanın söylediklerine dair bir soru sorulmazdı.

Gerçi Cumhurbaşkanının, hemen her konuda bunu yapmakta sakınca görmeyen bir siyasetçi olduğunu artık bu ülkede yaşayan herkes biliyor. Nitekim 4 yılı aşkın bir süredir, içeride tutulma gerekçesi yapılan Kobane olaylarından dolayı yargıda mahkum olmamış HDP eski Eşgenel Başkanı Selahattin Demirtaş ile daha önce beraat ettiği Gezi Direnişi dolayısıyla içeride tutulan iş insanı Osman Kavala’ya terörist demekte hiç sakınca görmüyor. Aynı Erdoğan, iki gün önce de Boğaziçi Üniversitesi Rektörlüğüne, üniversite ile ilişkisi olmayan, partisine mensup bir kişiyi atamasını protesto eden öğrencilere destek veren CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu için, "DHKP-C üyesidir" dedi.

Yine iktidar ve yandaşları, tanınmış muhaliflerin konuşmalarından cımbızladıkları bölümlerle darbe istedikleri yönünde propaganda ile uygulamalarına karşı çıkarak protesto eylemleri yapanların, yaptıklarını terörle ilişkilendirmekten vazgeçmiyorlar. Kuşkusuz türban üzerinden toplumun dini hassasiyeti ile darbe ve terör, iktidar cephesi için en kullanışlı konulardır. Daha doğru bir ifade ile söylersek, bu konular, ekonominin dibe vurduğu, yoksulluğun tavan yaptığı bu ülkede gündemi değiştirmesi için iktidarın elinde kalmış son malzemelerdir.  

Ne yazık ki bu ülkede, birkaç muhalif gazete ve televizyon kanalı dışında, hâkim medya zihniyetinin katkısıyla bir yıla daha girerken, ülke nüfusunun büyük çoğunluğunun yaşadığı ekonomik ve sosyal sıkıntılar hiç konuşulmadı. Mal ve hizmetlerin fiyatlarına yapılan zamlar gözden kaçırıldı. Yoksulluk, işsizlik, salgın nedeniyle kapalı olan milyonlarca işyeri ile bunları işleten esnafın durumu, asgari ücretin sefalet ücreti olarak belirlenmesi, milyonlarca Kamu çalışanı ile emeklinin açlık sınır altındaki aylığına sahte enflasyon oranında zam yapılması, alınmayan tedbirler nedeniyle salgının yayılması ve insanların hayatlarını kaybetmeleri haber olmadı.

İktidara göre, bu ülkede kendisine muhalefet eden, kendisini eleştiren, hak arayan, demokratik protesto hakkını kullanan herkes, darbecidir, teröristtir. Halbuki Türkiye, uzun süredir iktidar eliyle demokrasinin son aşaması olan sandık iradesinin sakatlandığı bir süreci yaşıyor. Son anayasa değişikliği ile parlamento işlevsiz hale getirildi. Parlamentonun denetim yetkisi sınırlandırıldı. Parlamentonun görevi partili Cumhurbaşkanının istediği kanunları çıkarmakla sınırlandırıldı. Bu nedenle, parlamentonun gündeminde Cumhurbaşkanının çıkarılmasını istediği kanun taslağının olmadığı dönemlerde parlamento sürekli kapalı tutuluyor.

En önemlisi ise, Türkiye son yıllarda seçilmişlerin görevden alınmaları veya kararnameyle seçim yapmayı ortadan kaldırmak suretiyle kayyum atama yönteminin olağanlaştırıldığı bir süreçten geçiyor. Doğrusu bu ülke insanı, AKP öncesinde bu atama yöntemine çok şahit olmamıştı. Zira antidemokratik bir yöntem olan kayyum ataması, ancak olağanüstü durumlarda başvurulması gereken istisnai bir yöntemdir. Nitekim benim hatırladığım kadarıyla, 12 Eylül Faşist darbesinin ardından tüm Türkiye’de seçilmiş belediye başkanları, cunta tarafından görevden alınmış ve yerlerine görevlendirme yapılmıştı. Bunun dışında, belki işlediği suç nedeniyle yargıda yargılanmış ve yargılanma süreci tamamlanarak cezası kesinleştiği için görevden el çektirilmiş, nadir birkaç seçilmiş vardır. Ancak bunların sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Kaldı ki yasa gereği, bu şeklide görevden el çektirilen yerel yöneticinin yerine kayyum atanmaz, belediye meclisi kendi içinden bir başkan seçer.

2014 yerel seçimlerinden sonra, yani 2014-2019 yılları arasını kapsayan bir önceki dönem,  HDP’li Belediye Başkanları ile belediye meclis üyelerinin, İçişleri Bakanlığınca görevden alınmaları ve yerlerine kayyum atanması ile başlayan uygulama, 31 Mart 2019 yerel seçim akşamı seçilen bazı başkanlara mazbataları verilmeyerek devam ettirildi. Mazbataları verilen HDP’li Belediye Başkanları ise, daha sonra peyderpey görevden alınarak yerlerine memur atandı.

AKP iktidarı, 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin ardından, 20 Temmuz 2016 tarihinde ilan ettiği Olağanüstü Hal ile demokrasiyi askıya aldı ve MHP’yle el ele vererek yaptığı anayasa değişikliği sonucu uygulamaya koyduğu yeni yönetim sistemiyle partili Cumhurbaşkanını olağanüstü yetkilerle donattı. Kuşkusuz bu yetkilerin en önemlisi, Cumhurbaşkanına tek imzayla kanun hükmünde kararname çıkarma ve yürürlükteki kanunları değiştirme yetkisi verilmesidir. 

Hatırlayacaksınız, 12 Eylül döneminde cuntanın, yani 5 generalin, 4/11/1981 tarihinde kabul ettiği ve 6/11/1981 tarihli 17506 sayılı Resmi Gazetede yayınlayarak yürürlüğe koyduğu 2547 sayılı “YÜKSEK ÖĞRETİM KANUNU” ve bu kanunla kurulan Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK) Türkiye’de uzun yıllar tartışıldı. Kanunun yürürlükten kaldırılması ve YÖK’ün kapatılması için, kanunun Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe girdiği 6 Kasım tarihinde öğrenciler, her yıl Türkiye genelinde büyük protesto gösterileri düzenlediler. Yine 28 Şubat döneminde, türbanlı öğrencilerin Üniversitelere alınmamaları üzerine, Üniversite önlerinde protesto gösterileri ve yürüyüşler yapıldı. O zaman Refah Partisi"nde siyaset yapan, başta bugünün Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, AKP’nin kurucu kadrosu da bu protestolara katıldı ve destek verdi. Bu kadro o zaman, üniversite özerkliğini savundu ve iktidara geldiği takdirde YÖK’ü kapatacağı vaadinde bulundu. 19 yıldır iktidardalar ve YÖK’ü kaldırmadılar.

Ne mi yaptılar?

YÖK’ü kendi dünya görüşleri doğrultusunda dönüştürüp, Üniversitelere hâkimiyet kurma aracı haline getirdiler. Bu nedenle, Türkiye 2021 yılına, YÖK kanununda Cumhurbaşkanı kararnamesi ile yapılan değişikliğe dayanarak, Cumhurbaşkanı tarafından, ülkenin saygın üniversitelerinden olan Boğaziçi Üniversitesi rektörlüğüne, Üniversite dışından kendi partisi mensubu birini ataması tartışması ile girdi. Yapılan işlem bir kayyum ataması olduğu için, üniversitenin akademik kadrosu ile öğrenciler tarafından yoğun şeklide protesto ediliyor.

Bu olay gösteriyorki, hükümet önümüzdeki süreçte kayyum atama politikasını genişleterek sürdürecektir. Bu nedenle muhalefetin bu işin üzerine gitmesi ve artık yeter demesi elzemdir.

Bu yazı 2154 defa okunmuştur.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
FACEBOOK YORUM
Yorum