içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

YENİ YILA GİRERKEN, TÜRKİYE'NİN MANZARASI!

Yeni bir yıla merhaba!

Evet, kapitalist sistemin insanlığa yaşattığı, bitmeyen sıkıntılarla peş peşe geçen önceki tüm yıllar gibi, 2020 yılı alışıldık sıkıntıların üzerine birde virüs salgını eklendi. Dünya salgının yol açtığı, hastalık, ölüm, ekonomik durgunluk, işsizlik, yoksulluk, evlere hapsolma, insanın akraba, yakın, arkadaş ve dostlarından uzak kalması gibi ekstra sıkıntılarla geçen bir yılı geride bıraktı.

Kuşkusuz başta etkin ve yetkin makamlarda bulunanlar olmak üzere, bu ülke de yaşayan herkesin, 2020 yılından dersler çıkarması gerekiyor. Ancak bugünkü yönetim anlayışı ile bunun mümkün olacağını beklemek kendimizi kandırmak olur. zira, 2017 Anayasa değişikliği ile bu ülkeye getirilen ve Dünya literatürün de örneği bulunmayan, getirenlerin şirin göstermek için adına Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi dedikleri, her şeyiyle tek adama bağlı bu yönetim şekli gün geçtikçe, yukarıdan aşağıya tüm topluma sirayet ediyor. Bu nedenle, 2020 yılında, başta salgınla mücadele olmak üzere, bilim insanlarının, siyasi partilerin, TBMM'nin, yerel yönetimlerin, hatta bakanların, meslek örgütlerinin, sendikaların ve demokratik kitle örgütlerinin dışarıda tutulmalarından dolayı sıkıntılar katlanarak devam etti. Bu nedenle, tüm karşı çıkışlara rağmen, ekonomik kaygılarla, zamanından önce serbestleşmeye geçildi ve yaz başında kısmen düşmüş olan, salgın tavan yaptığı için, her gün yüzlerce insan hayatını kaybediyor.

Elbette bu ülkenin tek sıkıntısı, salgının yol açtığı sıkıntılar değil. Ülke de dibe vuran ekonominin yol açtığı işsizlik ve yoksulluk insanları çaresiz bırakıyor. Bunlara çözüm bulması gereken iktidar, çözüm olarak, tğm baskılara göğüs gererek, toplumun nefes almasını sağlamaya örgütlenmeleri, dolayısıyla toplumu daha fazla baskı altına alma politikası uyguluyor ve bunun için yasalar çıkarıyor. Nitekim yılın son günlerinde, TBMM'de iktidar blokunun çoğunluğu ile demokratik kitle örgütlerini baskı altına almak üzere, Cumhurbaşkanı ile İçişleri Bakanına, bu örgütlerin yöneticilerini terörle ilişkilendirip, görevden alma ve yerlerine kayyım atama yetkisi veren kanun kabul edildi. Kitle imha silahlarının yayılmasının önlenmesi ve uyuşturucu ticaretiyle mücadele gibi hassas bir konunun arkasına gizlenilerek, yapılan düzenleme ile terörle ilişkisi, delillerle ispatlanmamış ve yargı tarafından mahkum edilmemiş, iktidara muhalifi olan ve onu eleştiren bu örgütlerin yöneticileri, eleştirdikleri iktidar tarafından, terörist, terör işbirlikçisi ilan edilme ve görevden uzaklaştırılma tehdidiyle karşı karşıyadırlar. Bir başka değişle, her yurttaşın sahip olması gereken, yargıda kesin delillerle mahkum olmadığı sürece masum olduğuna dair masumiyet karinesi ortadan kaldırılmış bulunuyor. Kuşkusuz iktidarın kendisine muhalefet eden her kişi ve kurumu terörist, terör örgütü işbirlikçisi diye yaftaladığı bir süreçte, böylesine, soyut her tarafa çekilebilecek, bu gün mevcut iktidarın elinde, yarın başka iktidarın elinde muhalifleri vurma silahı işlevi görecek olan, böyle bir yetkinin verilmesinin sakıncaları zaman içinde ortaya çıkacaktır.

Ekonominin dibe vurduğu, salgının önlenemediği ve toplumun yoksullaştırılmış büyük çoğunluğunun işsizliğe mahkum edildiği, çalışan milyonların virüs tehdidi altında, hastalanma, bir başka değişle ölüm riski ile eve ekmek götürmek arasında sıkıştığı bilinen bir gerçek iken, bunları hiç tartışmayan medya müdavimi, yandaş gazeteciler, sözde uzman yorumcular, adıyla şanıyla Prof. Yandaşlar, kamuoyu araştırmacıları ve iktidar bloğuna mensup siyasetçiler, televizyon ekranlarında, bilmedikleri, bilgi sahibi olmadıkları, her konuda ahkam kesiyorlar, karşılarında oturan az sayıdaki, bilgi sahibi insanın doğruları söylemesine tahammül edemiyorlar, hakaret, tehdit ve yaftalama ile susturmaya çalışıyorlar. Çünkü gerçeklerin öğrenilmesi bu zatları çok korkutuyor.

Doğrusu, böylesine bilgi kirliliği ile yılın son günlerinde ortaya çıkan görüntü bu toplumun geleceği açısından, endişe vericidir. Evet, uluslararası bir hukuk kurumu olan, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) HDP eski Eşgenel Başkanı Selahattin Demirtaş'ın içerde tutulmasının hak ihlali olduğuna hükmetti ve derhal serbest bırakılmasını kararlaştırdı. Bu kararı medya da, bilen bilmeyen, hukukçu olan, olmayan herkesin tartışması, kararın kişiden bağımsız olarak, hukuk ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi (İHAS) açısından değerlendirilmesini engelliyor. Ne yazık ki, devletin en tepesinden başlayarak, AİHM’i Türk düşmanlığından, Avrupa’nın Türkiye’yi istememesine, AİHM’in emperyalizmin organı olmasına kadar bir dizi yaftalama almış başını gidiyor. Sanıyorum Türkiye’de yaşayan 83 milyon insan, çok değil, 10-15 yıl önce kendileri AİHM’e başvururken AİHM’in hukuku ve insan haklarını koruduğunu düşünenlerin, bu gün AİHM’e böylesine ithamlarla yüklenmelerini şaşkınlıkla izliyordur.

Peki, tüm bunları söyleyenler Türkiye’nin imza koyduğu, Avrupa Konseyi Sözleşmesi ve Avrupa Parlamentosu üyeliği ile konseyin yargı organı olan AİHM’in, Türkiye’nin, Yerel Mahkeme, Bölge Adliye mahkemesi, Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi silsilesinin son halkası olduğunu ve kararlarının uygulanmasının zorunlu olduğunu bilmiyorlar mı? Yine bu zatı muhteremler, ulusal veya uluslararası yargı organları kararlarının yargılanan kişiye göre değişkenlik gösteremeyeceğini, hukukun herkese eşit mesafede olduğunu ve objektif karar vermekle yükümlü olduğunu bilmiyorlar mı? Elbette biliyorlar ancak, iç yargı öylesine yandaşlaşmış, öylesine yürütmenin baskısı altında ve onun istediği kararları veriyor ki, muhteremler uluslararası yargıdan da aynısını bekliyorlar. Onun için, AİHM kararını en üst perdeden eleştiriyorlar. Keşke sadece eleştirmekle kalsalar, hayatında hukuk fakültesinin kapısının önünden geçmemiş, olanlar, ekran karşısında oturup, AİHM kararını analiz ediyorlar.

Kararı beğenirsiniz, beğenmezsiniz, eleştirirsiniz eleştirmezsiniz, ancak iktidara muhalefet eden bir siyasetçiyi, içeride tutabilmek için, eleştirileri, milliyetçilik üzerine oturtmak ve iç hukukun parçası olan bir yargı organını, Türkiye'nin düşmanı ilan etmek, en hafif deyimiyle cehalettir, insan hakları düşmanlığıdır. Sadece İnsan Hakları düşmanlığı değil, Türkiye Cumhuriyetinin imzasını inkârdır, devleti kendi imzasına sahip çıkmayan, güvenilmez devlet konumuna düşürmektir. Ve en önemlisi de anayasa ihlalidir. Kuşku yok ki, bu değerlendirme ve yaftalamalar anayasanın birçok maddesine aykırıdır. Ancak, ben burada sadece AKP iktidarı tarafından 2004 yılında, anayasanın 90. Maddesine eklenen bir ibareye aykırılığını hatırlatmakla yetineceğim.

Belki birçok kişi bilmez ama 12 Eylül faşizminin yaptığı Anayasanın değiştirilmeyen maddelerinden biri olan, Milletlerarası andlaşmaları uygun bulma başlıklı 90. Maddesi: “Usulüne göre yürürlüğe konmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. (Ek cümle: 7.5.2004-5170/7 md.)Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” Denmektedir gördüğünüz gibi, maddeye bu iktidar döneminde, eklenen bir cümle ile bu andlaşmaların, iç kanunlarla çelişmeleri durumunda öncelikle hüküm teşkil edecekleri anayasa hükmü haline getirilmiştir.

Bunu görmezden gelenler, siz bu toplumu kutuplaştırdığınızın ve çağdaş normlara düşmanlaştırdığınızın farkında değil misiniz? Sırf iktidarınız devam etsin diye ülkenin itibarını zedelediğinizin farkında değil misiniz? Korku tüneline girmiş çocuğun korkusunu yenmek için bağırması misali, bağırarak, çağırarak karşınızdakileri korkutma taktiği ile bu ülkeyi nereye götüreceğinizi düşünüyorsunuz? Bu çizdim oynamıyorum tavrınızı terk edin. Zira gerek bu karar gerekse balka kararlarda devlet ciddiyeti ile devletin imzasının arkasında durup, gereğini yapmanız bu ülkenin yararınadır.

Son sözde merkez medyaya, her konuyu herkesin bilmesi mümkün değil, hukuk bilgisi olmayan zatı muhteremlerin hamaset ve yaftalamaları ile günden güne irtifa kaybediyorsunuz, basın etiğine uygun davranmanız sizin yararınıza olacak. Hani Anadolu da bir deyim var; “Yarım imam insanı imandan, yarım hekim ise canından eder” diye, böyle devam ederseniz sizde seyirciden olacaksınız! Benden söylemesi, gerisi size kalmış!

Sistem ve yönetenlerin sebep oldukları olumsuzluklara rağmen, 2021 yılının tüm insanlığa barış, sağlık ve huzur getirmesini diliyorum!
 

Bu yazı 2941 defa okunmuştur.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
FACEBOOK YORUM
Yorum